İstanbul’un 6 asırlık kütüphane geleneği
İstanbul’un en büyük kütüphanesi Rami Kütüphanesi’nin açılmasına sayılı günler kaldı. Kütüphane, 2.5 milyonluk kitap kapasitesi ile dikkat çekerken, İstanbul’un fethi ile başlayan kütüphanecilik geleneği, Rami Kütüphanesi ile yeni bir dönüm noktasında.
Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından İstanbul’un en büyük kütüphanesi olacağı duyurulan Rami Kütüphanesi’nin açılmasına sayılı günler kaldı. Kütüphane, 2.5 milyonluk kitap kapasitesi ile dikkat çekerken, gözler kadim kentin kütüphane tarihine çevrildi. İstanbul’un fethi ile başlayan kütüphanecilik geleneği, Rami Kütüphanesi ile yeni bir dönüm noktasında.
HABER: SÜMEYRA YARIŞ TOPAL
İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü 2021 yılı verilerine göre kentte, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı 60 kütüphane bulunuyor. Bu kütüphanelerde toplam 2 milyon 88 bin kitap okuyucu ile buluşurken, İstanbul 2.5 milyon kitap kapasitesi olacağı duyurulan Rami Kütüphanesi ile kütüphane kültüründe yeni bir sayfa açmaya hazırlanıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından İstanbul’un en büyük kütüphanesi olarak konumlandırılan Rami Kütüphanesi, 13 Ocak’ta kitapseverleri ağırlamaya hazırlanırken, gözler İstanbul’un kütüphane geleneğine çevrildi. Fetih öncesine dair kayıtlarda kütüphanelerin varlığına dair belgeler olsa da İstanbul’un asıl büyük kütüphane atılımı, fetih sonrası yıllara rastlıyor. İşte asırlara meydan okuyan kentin kütüphane tarihine dair notlar:

7 BİN 200’LÜK SARAY KÜTÜPHANESİ
İstanbul’da kütüphaneleşme hareketi İstanbul’un fethi ile başladı. Osmanlı İstanbul’unun ilk kütüphanesini ise Saray Kütüphanesi oluşturdu. Tarihi şehrin aynı zamanda bir kültür başkenti olması için çok çalışan Fatih Sultan Mehmet’in ilk icraatı, Saray Kütüphanesi’ni İstanbul’a taşımak oldu. Bu kütüphanede, Halil İnalcık’tan aktarılan bilgilere göre, 5 bin 700 cilt içinde 7 bin 200 eser bulunuyordu. Tamamı yazma bu eserler arasında Grekçe, Latince, Ermenice, Süryanice, İtalyanca ve İbranice kaynaklar da vardı.
MAAŞLI İLK KÜTÜPHANECİLER
Saray Kütüphanesi, resmi bir kütüphane olması münasebetiyle yalnızca özel araştırmacılara açık oluyordu. Ancak ilk vakıf kütüphanesi de fetihten birkaç yıl sonra İstanbullularla buluştu. Yazar Selim Nüzhet Gerçek’in verdiği bilgilere göre, Eyüp Külliyesi’nde ilk vakıf kütüphanesi 1459 yılında kuruldu. Kütüphanenin yaklaşık 30 yıl sonra çıkarılan bir vakfiyesinde, kütüphanede hafız-ı kütüp (kitap korucuyu) olarak Fakih isimli bir kişinin günlük 1 akçe ücretle çalıştığı kayıtlara geçti.

ÖZEL KÜTÜPHANECİLİK BAŞLIYOR
Kitabın ve kültürün başkenti olması için niyet edilen İstanbul’da özel kütüphaneler de fetih sonrası yıllarda açılmaya başlandı. Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi’nde bulunan bir vakfiyeye göre, 1454 yılında Visali ismiyle tanınan bir kanaat önderi bir kütüphane açtı. Bugünkü Bahçekapı civarına kurulan kütüphanede kayıtlara göre tasavvufla ilgili 20 yazma eser bulunuyordu.
İLK KATALOGLAMA HAREKETİ
Günümüz kütüphane kültüründe kitapların kataloglanması büyük önem taşırken, İstanbul kütüphane kültüründe ilk kataloglama Sultan II. Bayezid zamanında yapıldı. Bizzat Sultan’ın emri üzerine Vaiz Atufi tarafından yapılan çalışma 340 sayfadan oluştu. 1502 tarihinde hazırlanan bu katalogla Saray Kütüphanesi’ndeki kitaplar kayıt altına alındı.
MAHALLELERE YAYILAN KÜTÜPHANELER
İstanbul Vakıflar Tahrir Defteri’ne göre, Yavuz Sultan Selim’den sonra İstanbul’un küçük mahallelerinde dahi kütüphaneler kuruldu. Yine aynı kayıtlara göre Şeyh Süleyman Mahallesi’nde yer alan mescitte bir kütüphane kuruldu. Kütüphanenin 1519 yılı kayıtlarına göre kütüphanede 620 civarında yazma eser mevcuttu. Bundan sonraki yıllarda da kütüphaneler medreseleri tamamlayıcı bir unsur olarak görüldü ve neredeyse her mahallede bir kütüphane tesis edildi.

ÖDÜNÇ VERİLEN KİTAPLAR
İlim tahsil etmek isteyen öğrencilere yönelik mahalle kütüphaneleri birbiri ardına açılsa da günümüz halk kütüphanesine benzeyen ilk kütüphane, 1594 yılında açılan Cihangir Camii Kütüphanesi oldu. Şeriyye Sicilleri Arşivi’ne göre bu kütüphane halka açıktı ve ücretsiz olarak isteyene ödünç kitap verme hizmeti sağlıyordu. Kütüphanede 39 yazma eser mevcuttu. Yine cami kütüphanesi olmasına rağmen kütüphanede halk hikayeciliğine dair eserler bulunuyordu.
I. MAHMUD’LA ALTIN ÇAĞ
İstanbul kütüphane kültürü, altın çağını ise I. Mahmud’a borçlu. Saltanatı döneminde Yalova Kağıt Fabrikası’nı kuran ve matbaanın yeniden faaliyete geçmesini sağlayan I. Mahmud, İstanbul kütüphane kültüründe yeni bir sayfa açtı. Söz konusu dönemde İstanbul’un Fatih, Galatasaray ve Fatih gibi büyük üç kütüphanesi açıldı. Ayrıca İstanbul’un uzak semtlerinde bile küçük küçük kütüphaneler kurarak, kentte kitap kokusunun yaygınlaşmasına vesile oldu.
BUGÜNE ULAŞAN EN ESKİ

İstanbul, II. Abdülhamid zamanında bugüne kadar ulaşan bir kütüphaneye kavuştu. Bugünkü adıyla Beyazıt Devlet Kütüphanesi, ilk dönemdeki adıyla Kütüphane-i Umûmî-i Osmanî, 1884 yılında kuruldu. İstanbul İl Kültür Turizm Müdürlüğü 2021 yılı raporuna göre, İstanbul’un en eski kütüphanesinde 1 milyon 265 bin 236 eser bulunuyor. Bu eserlerin yaklaşık 11 bini, yazma eserlerden müteşekkil.
60 KÜTÜPHANE
Bugün İstanbul İl Kültür Turizm Müdürlüğü verilerine göre, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı 60 kütüphane bulunuyor. Geçtiğimiz yıl bu kütüphanelerden toplam 968 bin 759 kişi faydalandı.
FARKLI KÜTÜPHANELER
İstanbul’da Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı kütüphaneler haricinde özel pek çok kütüphane de bulunuyor. Ayrıca Atatürk Kitaplığı, Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi gibi farklı kurumlara bağlı da koleksiyonu oldukça zengin kütüphaneler, İstanbul’un kütüphane kültürünün önemli kaynakları arasında yer alıyor.
09 Ocak 2023 Pazartesi
UNESCO tarafından iki yılda bir tescillenen anma ve kutlama programlarına, şiirlerinde her zaman birlik ve beraberlik, hoşgörü çağrısı yapan Aşık Veysel de girdi. Ölümünün 50. yılında ozanın şiirleri ve türküleri, dünyanın birçok yerinde yankılanacak.
HABER: MÜGE BİBER
“Ben giderim adım kalır, dostlar beni hatırlasın. Düğün olur, bayram gelir, dostlar beni hatırlasın” dizelerinin sahibi Aşık Veysel’in dediği gibi oldu. Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), ozanın ölümünün 50. yılını, Aşık Veysel Yılı ilan etti. Önümüzdeki yıl birçok ülkede Aşık Veysel’in şiir ve türküleri yankılanacak.
YABANCILARA DA İLHAM VERDİ
Türkçe’yi en yalın ve güçlü şekilde kullanan Aşık Veysel, şiirlerinde her zaman birlik ve beraberlik çağrısı yaptı. Çocukken görme yetisini kaybetmesine rağmen şiirlerinde yansıttığı vatanseverlik, hoşgörü, yaşama sevinci, sevgi, birlik ve beraberlik mesajlarıyla hem kendi dünyasını aydınlatan hem de bugünlere ışık tutan halk ozanı, hafızalara kazınan eserler bıraktı. Ozanın eserleri pek çok sanatçı tarafından tekrar yorumlanırken, yabancı sanatçıların da dikkatini çekti. ABD’li elektrogitar virtüözü Joe Satriani, 2008’de çıkardığı albümde ‘Aşık Veysel’ isimli, kendi bestelediği enstrümantal bir esere yer verdi.
İKİ YILDA BİR
UNESCO Genel Direktörü, her iki yılda bir, her ülkenin Milli Komisyonları’ndan tarihi ve kültürel mirasların olası anmalarıyla ilgili en fazla iki teklif göndermelerini talep ediyor. Başvurular, eylül ayına kadar gönderiliyor ve bir sonraki yılın ocak ayında onaylanıyor. UNESCO, Ocak 2021’de Yunus Emre, Hacı Bektâş Velî ve Ahî Evran’ı Anma ve Kutlama Yıl Dönümü ilan etmişti.
3. BÜYÜK KEŞİF
UNESCO aynı zamanda, bu yıl Moğolistan’da keşfedilen ve tarihi kaynaklarda Türk isminin geçtiği en eski eser olma özelliği taşıyan İlteriş Kutlug Kağan Yazıtı’na dair uluslararası forum düzenledi. Türkiye’nin UNESCO Daimi Temsilcisi Büyükelçi Prof. Gülnur Aybet, “İlteriş Kutlug Kağan Yazıtı, 1889 ve 1897’de Orhun Yazıtları ve Bilge Tonyukuk Yazıtları’nın keşfinden sonra üçüncü en önemli keşiftir” dedi.
FARKINDALIK YARATMAYA DEVAM
İlteriş Kağan Yazıtı’nın, Türk kaynaklarında ‘Türk’ adının geçtiği ilk kalıntı olmasıyla da ayrı bir önem taşıdığını vurgulayan Aybet, “Bu keşif, Moğolistan ile Türk dünyası arasındaki verimli işbirlikleri için bir ahit niteliğindedir” dedi. Türk tarihi ve kültürünün korunmasına dair UNESCO nezdinde farkındalık yaratmaya devam edeceklerini hatırlatan Aybet, Türk Akademisi ve UNESCO arasında kurumsal ilişkilerin güçlenmesi temennisini yineledi.
BUGÜNE KADAR LİSTEYE GİREN TÜRKLER
UNESCO 41. Genel Konferansı itibariyle UNESCO Türkiye Milli Komisyonu tarafından önerilen ve UNESCO Genel Konferansı tarafından kabul edilen 33 anma ve kutlama yıl dönümü bulunuyor. İşte onlardan bazıları:
* 1981: Mustafa Kemal Atatürk’ün Doğumunun 100. Yıl Dönümü
* 1991: Yunus Emre’nin Doğumunun 750. Yıl Dönümü
* 1995: Şair Fuzûlî’nin (Mehmed bin Süleyman Fuzûlî) Doğumunun 500. Yıl Dönümü
* 1996: Nasreddin Hoca’nın Vefatının 700. Yıl Dönümü
* 1998: Mimar Sinan’ın Vefatının 400. Yıl Dönümü
* 2002: Nazım Hikmet’in Doğumunun 100. Yıl Dönümü
* 2007: Mevlânâ Celâleddîn-î Rûmî’nin Doğumunun 800. Yıl Dönümü
* 2014: Halide Edip Adıvar’ın Vefatının 50. Yıl Dönümü
* 2021: Yunus Emre’nin Vefatının 700. Yıl Dönümü
* 2021: Ahi Evran’ın Doğumunun 850. Yıl Dönümü
* 2021: Hacı Bektaş Veli’nin Vefatının 750. Yıl Dönümü
UNESCO’NUN KRİTERLERİ NE
* Önerilen her yıl dönümü, kurumun eğitim, kültür, doğal bilimler, sosyal ve insani bilimler ile iletişim alanlarındaki ideal ve misyonlarıyla doğrudan bağlantılı olmalı. Toplumlar arasında daha sıkı ilişkileri, barış ideallerini, kültürel diyaloğu ve karşılıklı anlayışı teşvik etmeli. (Yıl dönümü için öncelik)
* Yıl dönümleri, 50. yıl, 100. yıl ya da bu yılların katları olmalı.
* Tüm yıl dönümleri, tercihen en az iki diğer ülkenin ya da bölgesel grubun desteğiyle önerilmeli. Birden fazla devleti içeren yıl dönümü önerileri, bütün devletler tarafından sunulmalı.
27 Aralık 2022 Salı
Türk çay kültürü geçtiğimiz günlerde UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’ne dahil edildi. Bundan önce de kahve ile aynı listeye giren Türkiye’nin, içeceğe kattığı kültür de tescillenmiş oldu.
Türk içecek kültürüne 19. yüzyılda giren çay, kendine has ritüelleriyle demlenip sohbetle koyulaşıyor.
HABER: SÜMEYRA YARIŞ TOPAL
Türk beslenme kültüründe sudan sonra en çok tüketilen çay, geçtiğimiz günlerde UNESCO Somut Olmayan Kültürel
Miras Listesi’ne dahil edildi. Türkiye, bir başka kültürel içeceği olan kahveyle de aynı listenin sınırlarına girmişti. Kimi araştırmacılara göre dünya tarihi farklı içeceklerin egemenliğiyle dönemlere ayrılıyor. Bu içecekler arasında çay ve kahve de bulunuyor. Türkiye, dünya tarihine yön veren iki farklı içecekle, içeceğe kattığı kültürü tescillemiş oldu. İşte, Türk içecek kültürünün bu demli dostuna dair notlar:
İNCE BEL OLMAZSA OLMAZ
Türk çay sunum kültüründe ilk akla gelen ince belli çay bardağı oluyor. İlk cam bardak 1850’li yıllarda Avrupa’da başladı. Kulbu, ayağı olan cam bardaklarda maliyet fazlaydı. Bu nedenle aristokrat kesim tarafından tercih ediliyordu. Beykoz’da 1900’lü yılların başında açılan cam fabrikasında, cam bardaklarda Avrupa’daki tasarımın aksine kulp ve ayak kaldırıldı. Bugünkü ince bellinin ataları o gün ortaya çıktı. Türk çay sunum ve içme kültürünün ince bellisi kulpsuz oluşu ile içerken eli ısıtma işlevi de görüyor. Soğuk havalarda ince belliyi avuç içinde tutmak, sıcak havalarda parmaklarla tutmak, çay içme kültürünün diğer püf noktaları arasında yer alıyor.
KAHVENİN TAHTINI SALLADI
Bugün çay denince akla ilk gelen ülkelerden biri Türkiye. Çayla 19. yüzyıl gibi çok geç bir dönemde tanışan Türkiye, bu dost sohbetlerinin vazgeçilmezini bağrına çok çabuk bastı. Sıcakta harareti aldığına, soğukta insanın içini ısıttığına inanılan çayın mevsimi bulunmuyor. Sultan II. Abdülhamid zamanında çayla hem dem olmaya başlayan Türk insanı, bu çok ‘kullanışlı’ içeceği o kadar benimsedi ki, çay tam dört asırdır İstanbul’da yerlileşmiş olan kahvenin tahtını salladı. 19. yüzyıl İstanbul’unda kahvehaneler birer birer çayhaneye evrilmeye başladı.
ÇAYHANEDE KAHVE YOK
Çay, hem yapımının kolay hem maliyetinin uygun olması hem de üst üste birkaç bardaktan fazla içilebilmesi gibi nedenlerle kahvenin tahtını çok kolay ele geçirdi. Dönem kahvehanelerinin yerini alan çayhaneler aynı zamanda edebiyat, şiir sohbetlerinin de yapıldığı mekan oldu. Bu mekanların kendine has özellikleri vardı. Örneğin, kahve ve limonlu çay servisi yapılmazdı. Çayhaneler, 1940’lı yıllara kadar varlığını sürdürdü.
İLK YURDU BURSA
Bugün Karadeniz bölgesi ile özdeşleşen çay için ilk memleket Bursa olarak düşünüldü. Çayın bir tarım bitkisi olarak düşünülmesi, 1894 yılında II. Abdülhamid zamanında oldu. Orman, Madenler ve Tarım Bakanlığı’ndan dönemin sadrazamına yazılan belgede, çayın şifalı ve besleyici olduğu dile getirilerek, tarım için uygundur onayı istendi. Onay alındıktan sonra da Japonya’dan tohum ve fideler tedarik edilerek Bursa’ya dikildi.
DİPLOMATİK ÇAY ZİYAFETİ
II. Abdülhamid’in çay tarımının yaygınlaşması için çok gayret gösterdiği, tarih kitaplarında yazan bilgiler arasında. Yine ayı dönemde üst düzey devlet yetkililerinin çay ziyafeti yaptığı da biliniyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin diplomatik temsilcisi olarak 1885 yılında İstanbul’a gelen Samuel Sullivan Cox, ‘Bir Amerikan Diplomatının İstanbul Anıları’ kitabında, II. Abdülhamid’i ziyaretleri sırasında Yıldız Sarayı’nın kütüphane kısmında kendilerine çay ikram edildiğini belirtiyor.
ÇAY İÇİN HEYET
Türkiye’de çay, çok yaygın olmasa da bazı bölgelerde ekiliyordu. Evliya Çelebi, 1631 yılına denk gelen Bitlis ziyaretinde kendisine çay ikram edildiğini anlatır. Çayın Anadolu’da yaygınlaşması için ise 1917’de Yüksek Ziraat Mühendisi Ali Rıza Erten, çay tarımının geliştiği Batum’a teknik gezi düzenledi. Rize’de ilerleme kaydedildikten sonra ilk ürün 1938’de alındı. Çayın Rize topraklarını sevmesinin ardından 1942’de çay devlet tekeline alındı. Çay için ilk fabrika ise 1947’de Rize’de tesis edildi.
KAYMAKLI ÇAY
Türk kültüründe siyah çayın önemli bir yeri bulunuyor. Türkiye’nin Doğu bölgelerinde içinde dem parçaları olan çaylara çiçekli çay denirken, dem parçaları olmayanlara kaymaklı çay deniyor. Çay doldurduktan sonra bir miktar içme payı bırakılması adetten sayılıyor. Erzurum bölgesinde ise çay, küçük şekerlerle kıtlama usulü içiliyor.
SORMAK AYIP
Türk içecek kültürünün en büyük paydaşı olan çay sunum kültüründe misafir yeter demedikçe, bu sıcak sıvının tazelenmesi adetten sayılıyor. Misafir yeter dedikten sonra ev sahibi bir de hatır çayı sunuyor. Misafirin çay istemediğini sözle ifade etmek yerine bardağının üstüne çay kaşığı koyması da çay kültürünün ritüelleri arasında yer alıyor.
15 Aralık 2022 Perşembe
Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı, iki yıl pandemi molasının ardından kapılarını yeniden açtı.
Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı, iki yıl pandemi molasının ardından kapılarını yeniden açtı. Fuar; 39 yıllık geçmişiyle Türkiye’nin kesintisiz devam eden en eski, Avrupa’nın da okura yönelik en büyük fuarı. Fuarlarda kitap satışının temelleri 18. yüzyıla kadar dayanıyor. Kitaba özel ilk fuar ise 1929 yılında açıldı.
HABER: SÜMEYRA YARIŞ TOPAL
Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı, pandemi ile birlikte kapattığı kapılarını iki yıl aradan sonra tekrar açtı. ‘Kitabın Büyülü Dünyası’ teması ile okura yeniden kucak açan fuar, 39 yıllık tarihiyle Türkiye’nin kesintisiz devam eden en eski kitap fuarı olma özelliği taşıyor. Yaklaşık yarım asırlık geçmişe sahip fuar, bu yıl 750 binin üzerinde ziyaretçiyi ağırlama hedefinde. Fuar, bu açıdan da Avrupa’nın okurla buluşan en büyük fuarı olma özelliği taşıyor. Uluslararası kitap fuarları, bugün Türkiye’nin her yerinde kültür endüstrisinin bir parçası olmaya devam ediyor.
VARİDAT DEFTERLERİ
Türkiye’nin kitap fuarı kültürü üzerine çok şeyler söylenebilmesinin temeli, 18. yüzyıla dayanıyor. Osmanlı’da henüz matbaanın olmadığı 1797’de Isparta ve Bursa tüccarı için düzenlenen Uzuncaâbad-ı Hasköy panayırı, ilk kitap materyallerinin satıldığı fuar oldu. Devletin vergi gelir ve giderlerinin işlendiği Varidat defterlerinden edinilen bilgilerle yapılan çalışmalara göre, bu fuarda Elhac Osman, İbrahim Ağa ve Elhac Mehmed isimli 3 tüccar kitap materyali satmıştı.
KİTABA ÖZEL 13. PAVYON
Fuarların ekonomiye olumlu etkisiyle 1851 yılında Londra Sergisi ile tanışan Osmanlı Devleti’nde 1863 yılında Sergi-i Umumi-i Osmani isimli bir fuar düzenlendi. İstanbul’da gerçekleşen ve yerli malı ürünlerin geniş kapsamlı olarak vitrine çıktığı ilk etkinlik olarak kayıtlarda yer alan fuarda, kitaba ait bir pavyon da bulunuyordu. Fuarın 13. pavyonu kitap ve kitap materyallerine tahsis edilmişti. Beyazıt At Meydanı’nda beş ay boyunca açık kalan sergi, tarih kayıtlarına göre 150 bin kişi tarafından ziyaret edildi.
MATBAACILIĞIN 200. YILI
Kitabın fuarlarda bir bölüm olarak değil, başlı başına baş aktör olması ise 1929’da gerçekleşti. Türk Ocağı tarafından ‘Türk Matbaacılığının 200. Yıldönümü Sergisi’ konulu kitap fuarında, Türk matbaalarında basılan ilk 23 kitap sergilendi. Bununla birlikte yerli ve yabancı eserler de bu küçük fuarda kendine yer buldu. Fuarın kurulmasına Türkiye’de kitap fuarlarının öncüsü olarak kabul edilen Selim Nüzhet Gerçek ön ayak oldu.
OKURLA YAZAR BULUŞUYOR
Bugün kitap fuar kültürünün önemli bir parçası olan okur yazar buluşmaları ise ilk olarak 1932’de İstanbul Halkevi tarafından açılan kitap fuarı ile gerçekleşti. Beyazıt Meydanı’nda açılan ve 20 stanttan oluşan ‘Kitap Panayırı’, günümüz fuarlarına benzer şekilde hem devler erkanını hem yazarı hem de okuru bir araya getirdi. Fuarın açılışında yazar Peyami Safa da hazır bulundu. Safa, bu deneyimi daha sonra şu şekilde anlatacaktı: “Evet, kitapla halk arasına girmesi ve birini ötekine tanıtması icap eden mutavassıt (aracı) bizde yok. Bu panayır, kitapla halk arasındaki uçurumu doldurmak için büyük bir varlıktır.”
YÜZDE 10 İNDİRİMLİ KİTAP
Türkiye’de kitap fuar kültürünün ayak seslerinin daha net duyulmaya başlandığı yıl ise Cumhuriyet’in 10. yılı oldu. Bu görev için Atatürk tarafından yine Selim Nüzhet Gerçek görevlendirildi ve Gerçek, bu görev için Ankara’da bir yıl kaldı. Ankara’da Ticaret Lisesi’nde Cumhuriyet’in 10. yılı münasebetiyle açılan bu fuar için gazetelerde şu ibareler yer almıştı: “Türk milletini yeni bir nur âlemine götüren Türk harfleri ile beş sene içinde memleketimizde çıkan eserleri görmek için Ticaret Lisesi bahçesinde açılan bu panayırı/fuarı da geziniz. Kitap Panayırında/Fuarında yüzde on eksik fiyatla satış yapılmaktadır.”
36 KİTAP FUARI
Basın Yayın Birliği’nin derlediği verilere göre, 2022 takviminde 36 kitap fuarı yer aldı. Bu fuarlar Türkiye’nin çeşitli illerinde okuyucu ile buluşuyor. Kitap fuarı sayısı geçen yıl ise 26 olarak kayıtlarda yer almıştı. Pandemi ile birlikte hız kesen kitap fuarlarının, önümüzdeki yıl pandemi öncesi canlılığına kavuşacağı öngörülüyor.
ZİYARET SIRALAMASINDA İKİNCİ
Bugün Türkiye’de onlarca uluslararası kitap fuarının haricinde dernek-vakıf-yayınevi ve belediyelerce de sayısız kitap fuarı düzenleniyor. Kitap fuar kültürünü perçinleyen Türkiye’de kitabın baş aktör olduğu fuarlar, ziyaretçi sıralamasında da ikinci durumda. TOBB tarafından her yıl yayınlanan fuar istatistiklerine göre geçtiğimiz yıl Türkiye’deki kitap fuarlarının ziyaretçi sayısı 2 milyon 72 bin 489 oldu. Bu rakam, pandemi öncesi son yıl olan 2019’da 6 milyon 959 bindi ve kitap fuarları ziyaretçi sayısında ilk sıradaydı.
08 Aralık 2022 Perşembe
Boğaz suları, sıcaklar bitip de sonbahar rüzgarları esmeye başladığında ekmeğini balıktan kazanlarla dolmaya başlıyor.
Balık tutmayı bir ritüel haline getirenler için ise yazın güneşi de kışın karı da fark etmiyor. Her mevsim farklı bir balığın bol olduğu bu kadim göç yolu, özel törenlerle balıkların oltaya misafir edildiği keyif tarihinin de izlerini taşıyor. İşte ‘Vira Bismillah’ kültürünün asırları aşan tarihinden kesitler:
HABER: SÜMEYRA YARIŞ TOPAL
Boğaz suları Karadeniz ve Akdeniz arası göç etmek isteyen balıkların ana güzergahı olduğu için zengin çeşitliliği barındırıyor. Her mevsim farklı balığın bol olduğu kadim suların ev sahibi ise lüfer. “İstanbul’un balığı ne” sorusunun cevabını kültür tarihçileri, “İstanbullu balık dediğinde anlayın ki, lüferi kastediyor. Diğer balıklara isimleri söylenirken lüfer ‘balık’ olarak kendine yer ediniyor” cevabını veriyor.
ELLE TUTULAN BALIKLAR
İstanbul balıklarının bolluğu tarih kitaplarında da kendine yer ediniyor. Fransız doğa tarihçisi Pierre Gyllius, 16. yüzyılda İstanbul’a yaptığı ziyaret sırasında karşılaştığı balık bolluğunu, “İstanbul balık bolluğu bakımından dünyanın bütün liman kentlerini geride bırakıyor. Balık denizde o kadar çok oluyor ki, sahilden elle tutulabilir. Baharda balık sürüleri Karadeniz’e doğru akın ederler, kadınlar pencereden sarkıttıkları sepetlerle balık tutabiliyor ve balıkçılar olta ile o kadar çok torik balığı avlıyor ki, bunlar bütün Yunanistan’a, Asya ve Avrupa’nın büyük bir kısmına kâfi gelebilir” cümleleriyle anlatıyordu.
USKUMRU MEVSİMİ
İstanbul balık sevdalıları aynı zamanda balık tarihlerini de ajandalarına ustalıkla not ediyor. Buna göre ocak ayı; kefal, hamsi, şubat; kalkan, tekir, mart; kefal, levrek, nisan; mercan, kılıç, mayıs; barbunya, dilbalığı, haziran; verimsiz mevsim, temmuz; istavrit, sardalya, ağustos, pisi, kofana, eylül; lüfer, palamut, ekim; lüfer, kasım; uskumru, izmarit, aralık; kefal, ilerya mevsimi kitaplarda kendine yer ediniyor.
TURFANDA BALIK
İstanbul balık kültüründe mevsimin ilk lüferini tutmak büyük bir prestij olarak yer alıyor. Eylül sonuna doğru tutulabilir hale gelen lüfer için usta balıkçılar Boğaz’ın Karadeniz ağzında saatlerce nöbet tutup bu ev sahibi balığı oltalarında ağırlamanın keyfini yaşıyor. İstanbul balık sevdalıları arasında bu ritüel, turfanda balık tutmak olarak adlandırılıyor. Balıkların Karadeniz’e çıkışları ‘anavaşya’, Marmara’ya inişleri ‘katavasya’ diye adlandırılıyor.
KIŞA ÖZGÜ TEKNE
Bir dönem İstanbul Radyosu’nda İstanbul kültür tarihi üzerine program yapan Eşref Şefik Atabey’in kayıtlarına göre paşalar arasında balık tutkusunu başlatan Sultan Abdülaziz zamanı paşalarından Abraham Paşa’ydı. Paşa balık avı sırasında üşümemek için kendisine özel bir sandal yaptırmıştı. Sandalın üst kısmını, camekanla kapattırmıştı. Etrafı kapalı bu sandaldan bir delik açtırarak oltasını sallayan paşa, yaz kış demeden Boğaz’da balık tutuyordu.
BALIKÇI PADİŞAH
İstanbul’un balığı lüfer, balıkçı padişahların da tarih sahnesine çıkmasına vesile oldu. Eğinli Said Paşa’nın hatıratlarına göre, Sultan
II. Abdülhamid lüfer tutkunu idi. Yine bu hatıratlara göre, padişah Beykoz köylerinden bir olta takımı temin etmiş ve lüfer avına çıkmıştı. Padişah ve ekibi saat 12’ye kadar 16 lüfer tutmuştu. Bunların iki tanesi de padişah tarafından tutulmuştu.
BALIKÇI DOĞMAK
İstanbul kültür tarihçisi Reşat Ekrem Koçu’ya göre, balıkçı olunmaz doğulurdu. Koçu, İstanbul Ansiklopedisi’nde bu durumu şöyle anlatıyordu: “Balıkçı, balıkçı doğar ve balıkçı ölür; içlerinde büyük teşkilât kurmaya muvaffak olmuş, 40, 50 ve hatta daha fazla tayfa besleyen zengin reisler vardır, kılık ve kıyafetlerini dahi değiştirmeye tenezzül etmezler, yaşları ve sıhhatleri elverdikçe, denizin bütün meşakkatini tayfalarıyla paylaşırlar; bayağılık göstermezler.”
MÜBAREK HAYVAN
İstanbul balık tarihinde yunusun da önemli bir yeri bulunuyor. Zira yunuslar başta lüfer olmak üzere balık sürülerinin peşinden Boğaz’a giriyor. Avlanırken balıkları kıyıya sürdüğü için eski balıkçıların yunusa ‘mübarek hayvan’ dedikleri de kayıtlarda yer alıyor. İstanbul’un bu mübarek hayvanı 1577’de Avustralya elçisi ile birlikte İstanbul’a gelen vaiz Stephan Gerlac tarafından da tarihe not düşüldü. Buna göre Boğaz’da o yıllarda 200-300’lük sürüler halinde yunuslar geziniyordu.
SENEDE 6 MİLYON KİLO
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin İstatistik ve Neşriyat Şubesi’nce çıkarılan 1931-34 yıllarını kapsayan rapora göre, İstanbul’da ortalama 6 milyon kilo balık yeniliyordu. Bu rakam yıllık 18 milyon kilo et tüketiminin üçte biri olarak yorumlanmış ve yeterli bulunmamıştı. Bu, söz konusu yıllar arasındaki ortalama nüfusa göre yıllık kişi başı 6.5 kilo balığa denk geliyordu. Aynı rapora göre 1931-34 yılları arasında en çok tutulan balık palamut ve torikti.
EVLİYA ÇELEBİ’NİN GÖZÜNDEN
Kadim kentin balık kültürü, 17. yüzyıl gezginlerinden Evliya Çelebi’nin tasvirlerinde de yer alıyor. Çelebi’ye göre, 17. yüzyılda İstanbul’da 1.300 balıkçı bulunuyordu. Bunların 1.000’i olta balıkçısı, gerisi de ağ balıkçısıydı. İstanbul Ticaret ve Sanayi Odası İktisat Komisyonu’nun 1923 yılında hazırladığı rapora göre ise İstanbul’da balıkçılıkla geçinenlerin sayısı 15 bin kişiye ulaşmıştı.
02 Aralık 2022 Cuma
Şehirlerin tarihinin yanı sıra pek çok mahallesinin, semtinin, sokağının da hikâyesi vardır.
Ve bu hikâyelerin önemli kısmını ticari hayat oluşturur.
Mesela İstanbul’un anlatıldığı romanlarda, hikâyeler, türküler, şarkılar, şiirler, filmler, belgesel ve dizilerde esnafımız yerini alır.
Onlarsız hikâye olmaz, olursa eksik olur.
İşte o ticaret erbablarımızdan biri de rahmetli Barış Manço’nun dillere destan şarkısındaki ‘Kul Ahmet’ isimli bakkaliye ve manavımızdır. Kul Ahmet, ticaretteki dürüstlüğüyle Anadolu Yakası’nın meşhur mahallesi ‘Şaşkınbakkal’a ismini verdirmiştir.
Kul Ahmet ve Şaşkınbakkal’ın hikâyesi, 1932 yılında sadece tek tük yazlıkların bulunduğu Bağdat Caddesi’nde kiraladığı bahçe içinde sebze-meyve satışıyla başlar. O yıllarda dükkanın önünden çok az sayıda insan geçmektedir. Görenler şaşırır ve “Buraya bakkaliye, manav mı açılır, kim alışveriş etsin” diye bilge esnafımıza ‘şaşkın’ derler.
Aynı senelerde şehirde telefon kıtlığı da vardır ve Ahmet Koşar, dükkanına bir de telefon alır, ‘telefonlu bakkal’ denilir. Ardından ‘Şaşkınbakkal’ ismi pekişerek semtin ismi haline gelir. Kul Ahmet’in hikâyesinin bundan sonrasını torunu Volkan Koşar şöyle anlatır:
“Dedem, küçücük bir bahçe kiralıyor ve buraya bir bakkaliye açıyor, önüne de birkaç sandık koyarak meyve-sebze satışı yapmaya başlıyor. O sırada Bağdat Caddesi’nde sadece tramvay işliyor ve Suadiye istasyonundan gelinen bir yer. Civarda birkaç köşk ve Erenköy Kız Lisesi’nin mevcut olduğu bir semt burası. Gelip geçen insanlar çok tuhaf karşılıyorlar bakkaliyeyi, manavı. Diyorlar ki, ‘Burada kime ne satacak’. ‘Bu insan şaşkın, burada hiçbir şey satılamaz’. Kimse yok; çünkü çok sakin bir yer. İşte Şaşkınbakkal’ın hikâyesi böyle başlıyor.”
* * *
Evet, bu noktada hepimizin aklına şu soru gelebilir: “Peki, Barış Manço, Kul Ahmet’i nasıl tanımış ve adına şarkı yapmıştır?” Bu hususta da yine torunu şunları söylüyor:
“Rahmetli Barış Manço, Moda’da oturmadan evvel Şaşkınbakkal’da otururmuş. Ahmet ve Mehmet Koşar, sevilen sayılan esnaf ve çalışkanlıkları takdir edilen kişilermiş. Barış Manço da o vakitler çok genç tabii… Kafasında bir Ahmet Koşar imajı var. Dedem ceketsiz dışarı çıkmazmış. İşinde de özel hayatında da hep bir ceketi varmış. Tabii şarkının içinde geçen birçok şey mizansen ama yine de Ahmet Koşar’a ithaf edilmiş ya da Ahmet Koşar örnek alınarak yazılmış bir şarkı.”
* * *
Şimdi de ‘Kul Ahmet’in ceketi’ veya ‘Ahmet Bey’in ceketi’ şarkısını hatırlayalım:
Tanrı bütün kullara rızkını dağıtırken
Kimi sırtüstü yatar, kimi boşta gezerken
Kul Ahmet erken kalkar, haydi ya nasip derdi
Kimseler anlamazdı, ya nasip ne demekti
Mahalleye dert oldu Kul Ahmet’in ceketi
Herkes gömlek giyerken, Ahmet ceket giyerdi
Konu komşuya dert oldu Kul Ahmet’in ceketi
Mahalleli kahvede muhabbet peşindeyken
Leylekler lak lak edip, peynir gemisi yüklerken
Kul Ahmet erken yatar, sabaha ya kısmet derdi
Kimseler anlamazdı, ya kısmet ne demekti
Bir gün bir yoksul öldü, üzüldü mahalleli
Ama bir kefen parası bulamadı mahalleli
Kul Ahmet dedi yalan dünya, çıkardı ceketini
Örttü garibin üstüne, kaldırdı cenazeyi
Sonunda herkes anladı ya nasip ya kısmeti
İbreti âlem oldu Ahmet Bey’in ceketi
Meğerse tüm keramet ceketteymiş be Ahmet
Barış’a sorar isen sen bu yolda devam et
Kul Ahmet 1969 yılında vefat etmiş. Barış Manço ise 1999’da. İkisine de rahmet dileyelim.
Yorumlar
Yorum Gönder